Korona (Covid-19) Virüs Salgınının İş Sağlığı ve Güvenliğine Etkisi – Hastalık, Meslek Hastalığı ve İş Kazası Yönünden Değerlendirilmesi

Korona (Covid-19) Virüsüne İlişkin İş Sağlığı Ve Güvenliği Kapsamında İşverenler Tarafından Alınması Gereken Önlemler

Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede dünya üzerinde çok geniş bir alanda etki gösteren Koronavirüs (COVID-19) salgın hastalığı (“Koronavirüs”), Dünya Sağlık Örgütü tarafından 11 Mart 2020 tarihinde pandemi olarak ilan edilmiştir. Ülkemizde okulların tatil edilmesi, zorunlu seyahat yasakları, karantinalar, evden çalışma uygulamaları, 65 yaş ve üzerine sokağa çıkma yasağı getirilmesi gibi önlemler ile virüsün etkileri en aza indirilmeye çalışılmaktadır.

Koronavirüs salgınının yayılmasını kısıtlamak ve salgınla mücadele etmek adına, toplu kullanım alanlarından biri olan işyerlerinde de önleyici tedbirlerin alınması gerektiğinden, özel sektörde birçok işveren tarafından işyeri faaliyetleri ya tamamen durdurulmuş veya sınırlandırılmış ya da uzaktan/evden çalışma usulüne geçilmiştir. Teknolojik altyapıya sahip olan işyerlerinde evden/uzaktan çalışma yapılması mümkün olmakla birlikte, işin niteliği gereği uzaktan çalışma modelinin uygulanamayacağı işyerlerinde işverenler tarafından iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınması gerekmektedir.

Bununla birlikte işçinin korunmasına yönelik düzenlemelerin temeli Anayasa ve 4857 sayılı İş Kanunu’na dayanmakta olup işverenin iş yerinde yönetim yetkisine bağlı olarak birçok yükümlülüğü bulunmaktadır. İşbu sorumlulukların başında ise işverenin gözetim yükümlülüğü kapsamında işyerinde gerekli iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmasıdır.

İşveren tarafından alınması gereken önlemler 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (“Kanun”)’nda yer almaktadır. Kanun’un 4. maddesine göre, işveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede işverenin yükümlülükleri aşağıdaki şekilde sayılmıştır:

  • Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapmak,
  • İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izlemek, denetlemek ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlamak,
  • Risk değerlendirmesi yapmak veya yaptırmak,
  • Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne almak,
  • Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri almak.

İşbu maddenin 1. fıkrasının (c) bendinde bahsi geçen risk değerlendirmesi kavramı Kanun’un 3. maddesinde şöyle tanımlanmıştır:

“Risk değerlendirmesi, işyerinde var olan ya da dışarıdan gelebilecek tehlikelerin belirlenmesi, bu tehlikelerin riske dönüşmesine yol açan faktörler ile tehlikelerden kaynaklanan risklerin analiz edilerek derecelendirilmesi ve kontrol tedbirlerinin kararlaştırılması amacıyla yapılması gerekli çalışmaları ifade eder.”

Düzenlemeden anlaşılacağı üzere; işveren, Koronavirüs tehlikesi belirlendikten sonra bu tehlikeyi analiz ederek, risk kontrol tedbirlerini kararlaştıracak, bununla alakalı olarak dokümantasyon çalışması yapacak ve genel anlamda yapılacak tüm çalışmaları güncel duruma göre yenileyecektir. Bu doğrultuda işçilerin virüs ve virüsten korunma yolları hakkında bilgilendirilmeleri, işyerlerinde dezenfektasyon çalışmaları yapılması, işçilere koruyucu malzemelerin temini vb. önlemlerin kararlaştırılması gerekmektedir. Öte yandan T.C. Sağlık Bakanlığı’nın kendi resmi sitesinde yayınladığı rehber, sunum ve bilgilendirme metinlerinin afiş olarak bastırılıp işyerinde çalışanlara gerekli bilgilerin verilmesi gerekmektedir. Buna ek olarak, işyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmayacağı Kanun’da belirtilmiştir. İşveren Kanun’dan doğan yükümlülüklerine aykırı hareket eder ise hem cezai hem de hukuki sorumlulukları doğacaktır.

Buna karşılık işçilerin de gerekli tedbirlerin alınması için talepte bulunma hakları vardır. Kanun’un 13. maddesinde, ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan çalışanların iş sağlığı ve güvenliği kuruluna, kurulun bulunmadığı işyerlerinde ise işverene başvurarak durumun tespit edilmesini ve gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebileceği düzenlenmiştir. İşçilerin, gerekli tedbirler alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınma hakkı bulunmakla beraber, talep etmelerine rağmen gerekli tedbirlerin alınmaması halinde işçiler’e İş Kanunu’nun 24. maddesine dayanarak iş sözleşmelerini haklı nedenle fesih etme hakkı vermektedir.

2. İşçinin Koronavirüs Salgın Hastalığına Yakalanmasının İş Kazası Niteliği Taşıyıp Taşımayacağı Hakkında Değerlendirme

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13. maddesinde iş kazası;

  • Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
  • İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
  • Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
  • Bu Kanunun 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
  • Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında

meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getiren olay olarak tanımlanmıştır.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin E. 2018/5018 K. 2019/2931 sayılı kararında;

işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle bulaştığı anlaşılan H1N1 virüsüne bağlı olarak işçinin daha sonra ölümü iş kazası olarak kabul edilmiş olup Yargıtay tarafından iş kazası tanımı geniş yorumlanmıştır.

Burada önemli olan husus, Koronavirüs’ün nerede ve ne zaman bulaştığının tespitidir. Zira pandemik bir hastalık olarak nitelendirilen Koronavirüs’ün işçiye işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle görevini icra ederken bulaşabilme ihtimali olduğu kadar, bulunduğu başka bir ortamda da bulaşabilme ihtimali vardır. İşçinin, işveren tarafından yürütülmekte olan iş sebebiyle bu hastalığa yakalandığının tespit edilmesi durumunda söz konusu olay iş kazası kapsamında değerlendirilebilecek ve işveren sorumlu tutulabilecektir.

Bunlara ek olarak, uzaktan çalışma uygulamasında da; evde gerçekleşebilecek her kaza iş kazası sayılmamakla birlikte, uzaktan çalışma kapsamında çalışacak personellerin evlerinde görevlerini ifa etmeleri sırasında iş ile ilgili olarak kaza geçirmeleri halinde, söz konusu kaza evde gerçekleşmiş olsa dahi iş kazası olarak kabul edilecektir. Bu yüzden, uzaktan çalışma yoluna gidecek işverenlerin iş sağlığı ve güvenliği yönünden çalışanlarını bilgilendirmeleri ve bu bilgilendirmelere ilişkin olarak çalışanların onaylarını almaları gerekmektedir. Her ne kadar ev ortamı direkt olarak işyeri sayılmasa ve işverenin ilk elden müdahale yetkisi olmasa da, personellere sağlanan ekipmanlar nedeniyle kazanın meydana gelmesi gibi hallerde –örneğin personele temin edilen elektronik aletlerdeki arızalar nedeniyle personelin evdeki çalışması sırasında akıma kapılması vb.- iş kazası ile karşı karşıya kalınması ihtimal dâhilinde olduğundan bu tür ekipmanların düzenli olarak kontrolden geçirildiğine emin olmak da risklerin minimize edilmesini sağlayacaktır.

3. Sonuç

Tüm dünyada etkisini gösteren Koronavirüs karşısında işverenlerin İş Sağlığı ve Güvenliği mevzuatı kapsamında işyerlerinde alması gereken birçok önlem bulunmakta olup işverenin bu yükümlülüklere aykırı hareket etmesi durumunda cezai ve hukuki sorumlulukları doğacaktır. Ayrıca, işçinin Koronavirüs salgın hastalığına işveren tarafından yürütülmekte olan iş sebebiyle yakalandığının tespit edilmesi durumunda bu durum iş kazası olarak kabul edilecek olup işverenin yine sorumluluğu doğacaktır.

 

 

Hazırlayan

Av. Serdar ŞAHİN 

 

UZUN SÜRELİ ARAÇ KİRALAMA SÖZLEŞMELERİNDE KİRACININ “İŞLETEN” SORUMLULUĞU

UZUN SÜRELİ ARAÇ KİRALAMA SÖZLEŞMELERİNDE KİRACININ “İŞLETEN” SORUMLULUĞU

VE

GÜNCEL YARGI KARARLARI

 

                Araç kullanıcılarına sağladığı finansal ve operasyonel faydalarla araç kiralama sektörü faaliyet alanını her geçen gün artırmaktadır. Özellikle şirketler, ticari olarak sağladığı birçok yarar sebebiyle uzun süreli araç kiralama sözleşmelerini daha çok tercih eder bir hâle gelmiştir. Bunun başlıca sebepleri şirketlerin hem kiralama faturalarını gider olarak muhasebeleştirerek KDV ve vergi indirimi sağlaması, hem otomobilin olağan bakım, vergi vb. harçlar gibi sabit masraflarından kurtulması hem de otomobil satın almak için kullanılan kaynakların farklı yatırımlar için kullanabilir hale gelmesi olarak gösterilebilecektir. Bu yazımızda uzun dönem araç kiralama sözleşmelerinde kullanıcıların Karayolları Trafik Kanunu başta olmak üzere mevzuatımızdaki hukuki konumu ve sorumlulukları açıklanmaya çalışılmış, bu yapılırken uygulamadaki durumu görme amacıyla güncel yargı kararlarından yararlanılmıştır.

 

  1. UZUN SÜRELİ ARAÇ KİRALAMA SÖZLEŞMELERİNE İLİŞKİN YASAL DÜZENLEMELER

 

  • 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu Kapsamında

 

Türk Borçlar Kanununun “Kira Sözleşmesi” başlıklı Dördüncü bölümünde 299. maddede kira sözleşmesinin genel bir tanımı yapılmıştır. Buna göre; “Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.” 

 

                Uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinde genellikle kiraya veren şirkete aracı kullandırma yanında araçların periyodik bakım ve onarım süreçlerinin yürütülmesi, ZMMS ve Kasko sigortasının sağlanması, serviste geçen süre boyunca ikame araç temini, lastik bakımları ve benzeri birçok konu da borçlar yüklenmekte, buna karşın kiracıya da aracın dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun şekilde kullanılması, Sözleşme kapsamında belirtilen prosedürlerin işletilmesi, bakım tarihlerinin aksatılmaması, araçların kullanıcılarının belirli olması gibi borçlar yüklenmektedir. Bu anlamda Kanunda tanımı yapılan kira sözleşmelerinin uzun süreli araç kiralama sözleşmelerini tam anlamıyla karşılamadığı, uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinin karma nitelikli bir sözleşme olduğunu belirtmek doğru olacaktır.

 

  • 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu Kapsamında

 

Uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinin konusunu taşıtların oluşturması ve aracın kullanımı esnasında yaşanacak trafik kazası vb. uyuşmazlıklar bakımından Karayolları Trafik Kanununu irdelemekte fayda görüyoruz. Kanunun “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde “İşleten” tanımı yapılmıştır. Buna göre;

“Araç sahibi olan veya mülkiyeti muhafaza kaydıyla satışta alıcı sıfatıyla sicilde kayıtlı görülen veya aracın uzun süreli kiralama, ariyet veya rehni gibi hallerde kiracı, ariyet veya rehin alan kişidir. Ancak ilgili tarafından başka bir kişinin aracı kendi hesabına ve tehlikesi kendisine ait olmak üzere işlettiği ve araç üzerinde fiili tasarrufu bulunduğu ispat edilirse, bu kimse işleten sayılır.”

 

Görüldüğü üzere araç sahibi yanında Kanun, bir aracı uzun süreli olarak kendi hesabına ve tehlikesi kendisine ait olmak üzere “işleten olarak kabul etmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki Kanun “kişi” kavramını kullandığından, işleten hem gerçek kişiler hem de tüzel kişiler olacaktır. Uzun süreli araç kiralama sözleşmesi ile aracı kiralayan kişinin işleten olmasına hukuk düzeninde bağlanan birtakım sorumluluklar söz konusudur. Hem doktrinde, hem de Yargıtay’ın uygulamalarında, kiracının işleten sıfatının belirlenmesinde, kira sözleşmesinin uzun süreli olması, araç üzerinde fiili hakimiyet ve ekonomik yararlanma unsurlarının birlikte bulunması gerektiği de dile getirilmektedir.

 

Karayolları Trafik Kanununun “Hukuki Sorumluluk ve Sigorta” başlıklı sekizinci kısmının birinci bölümünde “İşletenin Hukuki Sorumluluğu” açıkça düzenlenmiştir. Kanunun 85. maddesi şu şekildedir:

                “Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.”

 

Yine aynı maddenin devamında 5. fıkrada “İşleten ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur” denilmektedir.

 

Görüldüğü üzere uzun süreli araç kiralama sözleşmesi ile aracı kullanan kiracı, işleten olarak aracç kendi fiili hakimiyetinde iken meydana gelen ölüm, yaralanma, maddi-manevi zararlar ve illiyet bağı kurulabilen diğer zararlardan tıpkı bir malik gibi sorumlu olmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki söz konusu sorumluluklardan kurtulmak isteyen kiraya veren taraf, muhtemel bir uyuşmazlıkta kira sözleşmesi, araç teslim tutanağı, kira bedellerine ilişkin cari ekstreler ve aracın uzun süreli olarak kiralandığını gösteren başkaca evraklarla işletenin kiracı olduğunu ispatlamalıdır. Kiraya veren taraf böylelikle araç maliki olarak sorumlu olduğu zararlardan kurtulacak, kendisine husumet yöneltilemeyecek ve zarar işleten sıfatını haiz kiracı tarafından tazmin edilecektir. Açılmış bir dava var ise husumet yokluğundan dava reddedilecektir. Yine aynı ispat usulü, kiracı tarafından verilen zararların kiraya veren tarafından ödendiği durumlarda rücu ilişkisi için de geçerli olacaktır.

 

Belirtmek gerekir ki yukarıda belirtilen sorumluluk kiracının, kiraya konu araç kendisinin fiili hakimiyetinde iken düzenlenen trafik idari para cezası tutanakları için de geçerli olacaktır. Uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinde genellikle kira süresi boyunca kiraya konu araca yazılan trafik cezalarından kiracının sorumlu olacağı yer almakla birlikte, böyle bir hüküm sözleşmee yer almasa dahi yukarıda yer alan sorumluluk prensipleri gereği trafik cezalarından da kiracı sorumlu olacaktır. Uygulamada trafik cezaları ruhsat sahibi olan kiraya verene tebliğ edilmekte, ödenen ceza tutarı daha sonra kiracıya rücu edilmektedir. Burada önemli bir diğer husus kesilen cezaya kiracı tarafından itiraz edilmek istenirse ne olacağıdır. Bu nedenle kiraya veren, kiracının söz konusu cezaya ilişkin bir itirazı olması halinde masrafları kiracıya ait olmak üzere cezaya itiraz edilmeli, itirazın neticesine göre rücu prosedürü işletilmelidir.

 

 

  • Diğer Mevzuatlar Kapsamında

 

Türk Borçlar Kanunu ve Karayolları Trafik Kanunu yanında, uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinin genellikle tarafların her ikisinin de tacir olması sebebiyle Türk Ticaret Kanunu hükümleri de muhtemel uyuşmazlıklar da tatbik edilecektir. Bunların yanı sıra araçların çalınması, suça alet edilmesi, kiracı tarafından hizmet nedeniyle güvenin kötüye kullanılması gibi eylemler söz konusu olabileceğinden Türk Ceza Kanunu da uzun süreli araç kiralama sözleşmeleri kapsamında uygulama alanı bulacaktır.

2.KİRA İLİŞKİSİNDE “UZUN SÜRE” KAVRAMI

 

Açıklığa kavuşturulması gereken bir mesele de araç kiralama sözleşmelerinde “uzun süre” kavramından ne anlaşılması gerektiği, işleten sıfatını doğuran sözleşmelerin süresinin ne kadar olması gerektiğidir. Hemen belirtmek gerekir ki mevzuatımıza hâlihazırda “uzun süreden” ne anlaşılması gerektiğine ilişkin açık bir düzenleme bulunmamaktadır.

 

Uzun sürenin tespitinde önemli olan, araç üzerindeki fiili hâkimiyetin tamamiyle kiracıya geçmesi, malikin araç üzerinde herhangi bir fiili hâkimiyetinin olmaması, kiracının aracı kendi nam ve hesabına ve zararına kullanmasıdır. Aşağıda yargı kararları bölümünde de yer verileceği üzere Yargıtay vermiş olduğu bir kararda aracını tamir için servise bırakan kişinin artık o araçta fiili hakimiyet imkanının kalmadığını, özel servisin işleten olarak meydana gelen zarardan sorumlu olacağını belirtmiştir. Bu nedenle araç malikleri tarafından aracın uzun süreli araç kiralama sözleşmesi gibi herhangi bir sebeple yararlanılması için bir başka kimseye devir edilmesi halinde (kısa bir süre için kiralanmaması kaydıyla) artık üzerindeki fiili hakimiyeti kalmaması ve bu sebeple ekonomik yönden de bir yararlanma olanağının kalktığı durumlarda, o aracı kaza sırasında fiili hakimiyeti altında bulunduran ve ondan iktisaden yararlanan kimsenin işleten sıfatıyla meydana gelen zarardan sorumlu tutulması gerekir. Olası bir uyuşmazlıkta kira sözleşmesi sadece süre bakımından değil, fiili hakimiyetin kiracıya tam olarak geçip geçmediği de tartışma konusu yapılacaktır.

3. GÜNCEL YARGI KARARLARI

 

1- “….mahkemece davaya konu araç nedeni ile aracın fiilen teslim edilip edilmediği, ekonomik yararlanmanın kime ait olduğu, kira sözleşmesi ve kira bedelinin maliye ve vergi dairelerine bildirilip bildirilmediği, kira bedelinin ve vergilerin kim tarafından ödendiği, davalının ve kiracının ticari defter ve kayıtlar üzerinde bilirkişi marifetiyle inceleme yaptırılmak suretiyle kira sözleşmesinin fatura, ruhsat ve cari hesap hareketleri gibi yan delillerle desteklenip desteklenmediği araştırılarak, davalının işletenlik sıfatının devam edip etmediği hususları tartışılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması isabetli görülmemiştir.” (T.C.YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ, E. 2016/18509, K. 2019/9515 ,T. 16.10.2019)

 

2- “…mahkemece davaya konu araç nedeni ile aracın fiilen teslim edilip edilmediği, ekonomik yararlanmanın kime ait olduğu, kira sözleşmesi ve kira bedelinin maliye ve vergi dairelerine bildirilip bildirilmediği, kira bedelinin ve vergilerin kim tarafından ödendiği, davalının ve kiracının ticari defter ve kayıtlar üzerinde bilirkişi marifetiyle inceleme yaptırılmak suretiyle kira sözleşmesinin fatura, ruhsat ve cari hesap hareketleri gibi yan delillerle desteklenip desteklenmediği, araç kiralama sözleşme tarihi 08/05/2006 ise de sözleşmenin taraflar arasında yenilenip yenilenmediği, özellikle kazaya neden olan bu araç için hangi tarihten itibaren kira bedelinin ödendiği, davalı ile davalı dışı şirket arasında düzenlene kira sözleşmesinde “… araçların teslim tarihlerinin sipariş talepleri doğrultusunda belirleneceği…” düzenlemesi karşısında davalı ile dava dışı şirket arasında sürekli olarak araç kiralama konusunda cari sipariş hesabı bulunup bulunmadığının, davalı ile dava dışı KVK şirketi arasındaki araç kiralama konusundaki ticari ilişkinin ve davaya konu aracın sipariş tarihinin araştırılarak, davalının işletenlik sıfatının devam edip etmediği hususları tartışılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması isabetli görülmemiştir.” (T.C.YARGITAY

  1. HUKUK DAİRESİ, E. 2016/12394, K. 2019/6231, T. 16.5.2019)

 

3-“ Bu durumda mahkemece kararın gerekçe kısmında işleten değişikliğinin kabul edilmiş olmasına rağmen, davalı …’ın tazminattan sorumluluğuna dair karar verilmiş olması HMK’nın 297 ve devamı maddelerinin HUMK.nun 381/2.maddesine aykırılık teşkil ettiğinden, 10.4.1992 gün ve 1991/7 Esas, 1992/4 K sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı uyarınca bir hüküm kurulmak üzere kararın bozulması gerekmiştir.” (T.C.YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ, E. 2016/9464 K. 2019/4950

  1. 17.4.2019)

 

4-“ Dava; trafik kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkeme tarafından Dairemiz’in bozma ilamına uyulmasına karar verilip yargılamaya devam edilerek hüküm tesis edilmiş ise de; davalı şirketin araç işleteni sıfatının devam edip etmediğinin tespiti bakımından, adı geçen davalı ile aracını kiraya verdiği şirketin ticari defter ve kayıtları ile mali kayıtları üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak kira sözleşmesinin denetlenmesi gerektiği bozma ilamında belirtildiği halde, bu hususta herhangi bir inceleme yapılmadan karar verildiği görülmektedir. Bozma ilamında bahsi geçen vergi dairelerinden araştırma yapılmasına ilişkin işlemler mahkemece yerine getirilmiş olmakla birlikte, gelen cevabi yazıların somut olayı aydınlatmaya yarar vasıfta olmadığı; ayrıca, davalı tarafından, kazaya karışan aracın kiralanması nedeniyle kesilen fatura örneklerinin dosyaya sunulduğu dikkate alındığında, yapılan araştırma yetersizdir. Bozma ilamına uyulmasına karar veren mahkemenin, lehine uyulan taraf yönünden usuli kazanılmış hak olduğu gözetilerek bozma gereklerine uygun biçimde gerekli tüm araştırmaları yapması, teknik yönlere ilişkin olarak alınacak bilirkişi raporunda bozma konusu edilen hususların detaylı irdelenmesini talep ve takip etmesi gerekir. Mahkemece; uyulmasına karar verilen bozma ilamında bahsi geçen, davalı ve kiracısı olan şirketin ticari defter ve kayıtları ile mali kayıtları üzerinde gerekli incelemenin yapılması için uzman mali müşavir bilirkişiden rapor alınması, davalı tarafın dosyaya sunduğu kira sözleşmesi, ikame araç teslim tutanağı ve kira bedeline ilişkin olarak düzenlenen faturalar bir bütün olarak değerlendirilip, davalının işleten sıfatının tartışılmasıyla oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekir.” (T.C.YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ, E. 2016/4117 K. 2019/2384 T. 4.3.2019)

 

5-Bu yasal düzenleme karşısında, kazaya karışan araçların meydana getirdikleri zararlardan araç sahiplerinin hukuken sorumlu olacağı ilkesi benimsenmiş ise de, bu araçların sahipleri tarafından herhangi bir sebeple yararlanılmasının bir başka kimseye devir edilmesi halinde (çok kısa bir süre olmaması kaydıyla), artık üzerindeki fiili hakimiyetin kalmaması ve bu sebeple ekonomik yönden de bir yararlanma olanağının kalktığı durumlarda, o aracı kaza sırasında fiili hakimiyeti altında bulunduran ve ondan iktisaden yararlanan kimsenin işleten sıfatıyla meydana gelen zarardan sorumlu tutulması gerekip, bunun sonucu olarak da araç malikinin sorumlu tutulmaması gerekecektir. Gerek doktrinde, gerekse Yargıtay’ın uygulamalarında, kiracının işleten sıfatının belirlenmesinde, kira sözleşmesinin uzun süreli olması, araç üzerinde fiili hakimiyet ve ekonomik yararlanma unsurlarının birlikte bulunması gerekmektedir. Ancak bu konuda getirilecek delillerin üçüncü kişileri bağlayabilecek nitelikte ve güçte olması şarttır.

 

Somut olayda, kazaya karışan servis aracı davalı … Tic. Ltd. Şti. adına kayıtlı olup bu davalı tarafından 03.02.2010 tarihli 1 yıllık kira sözleşmesi ile dava dışı Özyüce Taşımacılıka kiraya verilmiş ve bu firma da servis aracı olarak dava dışı …’a kiralamış olup bunu gösteren kira sözleşmesi dosyaya sunulmuştur. Uzun süreli araç kira sözleşmesinin akdedilmesi nedeniyle … Müteahhitlik Taşımacılık Tic. Ltd. Şti. işletenlik sıfatı sona ermiş olup aleyhine açılan davanın reddi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.”( T.C. YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ E. 2016/2630, K. 2019/1860, T. 21.2.2019)

 

6-“ Kazaya karışan davalı …Ş’ye ait araç … marka kamyondur, dosyaya sunulan kira sözleşmesi ekindeki listede de … marka bir kamyonun yer aldığı görülmekte ise de, aracın plakası veya şasi nosu gibi ayırıcı nitelikteki özellikleri sözleşme ekinde yer almadığından, kazaya karışan araç ile kira sözleşmesine göre ihbar olunana kiralanan aracın aynı olup olmadığı tespit edilememektedir. Bu durumda mahkemece davaya konu araç nedeni ile tanzim edilen kira sözleşmesinin uzun süreli ve 3.kişileri bağlayacak güçte bir kira sözleşmesi olup-olmadığı, aracın fiilen teslim edilip edilmediği, ekonomik yararlanmanın kime ait olduğu, kira sözleşmesi ve kira bedelinin maliye ve vergi dairelerine bildirilip bildirilmediği, kira bedelinin ve vergilerin kim tarafından ödendiği, davalının ve kiracının ticari defter ve kayıtları üzerinde bilirkişi marifetiyle inceleme yaptırılmak suretiyle kira sözleşmesinin fatura, ruhsat ve cari hesap hareketleri gibi yan delillerle desteklenip desteklenmediği, davalının işletenlik sıfatının devam edip etmediği, kazaya karışan araç ile sözleşmeye konu aracın aynı araç olup olmadığı, hususları tartışılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması isabetli görülmemiştir.” (T.C.YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİE. 2016/6567 K. 2019/1608 T. 18.2.2019)

 

7-“ Somut olayda, davalı … kayıt maliki olup kayden işletendir ancak yukarıda açıklandığı üzere K.T.K. m.85 uyarınca işletenlik sıfatı değişebilmektedir. Mahkemece sunulan kira sözleşmesinin süresi nedeni ile 3 ay uzun süreli kira sözleşmesi olarak kabul edilemeyeceği gerekçesi ile davalı … aleyhine karar verilmiş ise de mahkemenin bu gerekçesi 85. madde karşısında doğru değildir. Dosya kapsamında bulunan kiralama sözleşmesi, bilirkişi tarafından incelenen ticari defterlere göre, kazaya karışan aracın uzun süreli kira sözleşmesi (3 ay) ile davacı tarafından kiralandığı anlaşılmaktadır. Buna göre, uzun süreli kiralama sözleşmesi ile zarar gören aracın işletenlik sıfatı dava dışı … Turizm Halıcılık Kuyumculuk San ve Tic AŞ’ne geçtiği göz önüne alınarak karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.” (T.C. YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ E. 2018/1002 K. 2018/12579 T. 20.12.2018)

 

8-Hal böyle olunca somut olayda dava dışı sürücü R.. Ç..’nin davalı Z.. Y..’nin istihdamı olduğu, yine kazaya konu ….plakalı aracın işleteninin davalı T.. Mim.Müh.İnş.Ltd.Şti (davalı Z.. Y.. ile davalı şirket arasındaki araç kira sözleşmesinin uzun süreli olması halinde araç işleteninin Z.. Y..’nin) olduğu anlaşılmakla, Mahkemece araç maliki işleten ve adam çalıştıran olarak kusursuz sorumluluğu söz konusu olan davalıların, varsa bu sorumluluğunu ortadan kaldıran başkaca nedenler açıklanıp tartışılmadan salt davalı işverenin kusurunun bulunmadığı gerekçesi ile davalılara yönelik davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.” (T.C.YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2013/22629 K. 2014/6325 T. 31.3.2014)

 

9-“ Oysa, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 3 ncü maddesindeki işleten tanımına göre, motorlu aracı uzun süreli kiralama sözleşmesi ile kiralayandan alan kiracı, işleten sayılmaktadır. Bu hüküm, araç üzerindeki fiili hakimiyet ve iktisaden yararlanma ilkesi dikkate alınarak getirilmiş bir düzenlemedir. O halde mahkemece, bu davalı vekilinin husumet itirazının, bu açıklamalar ışığında değerlendirilmesi, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu davalının salt malik sıfatı yeterli görülerek, eksik incelemeye ve yanlış gerekçeye dayalı yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.” (T.C.YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2003/13798 K. 2004/8129 T. 13.9.2004)

 4. DEĞERLENDİRME VE KANAAT

 

                Bu yazımızda kısaca uzun süreli araç kiralama sözleşmelerine ilişkin mevzuatımızdaki hukuki duruma değindikten sonra, kiracının işleten olarak sorumluluğunu ve bu sorumluluğun kapsamını Yargı kararlarıyla açıklamaya çalıştık. Kanaatimizce faaliyet alanı giderek artan uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinin ayrı bir hukuki rejime kavuşturulması, kiraya veren ile kiracı arasında çıkan uyuşmazlıklara yeknesaklık kazandırılması adına faydalı olacaktır. Yine uzun süreli araç kiralama sözleşmelerinde kiracıların işleten sıfatının olması yanında kısa süreli araç kiralamalarında işleten sıfatının halen kiraya verende kalması da kiraya veren şirketler açısından aleyhe bir durum oluştuğunu belirtmek gerekmektedir. Kısa süreli de olsa her araç kira sözleşmesinin kendi içerisinde bir değerlendirmeye tabi tutularak fiili hâkimiyetin kiracıya geçip geçmediğinin tespit edilmesi, işleten sıfatının ve bu kapsamda sorumluluğun bu minvalde ortaya konması yerinde olacaktır.

 

Hazırlayan

Av. Kazım ARSLAN

 

KOVİD-19 VE UZUN DÖNEM ARAÇ KİRALAMA SÖZLEŞMELERİNE ETKİSİ

Koronavirüs’ün Dünya Sağlık Örgütü tarafından ‘’Pandemic hastalık’’ olarak nitelendirilmesi ile birlikte tüketiciler kalabalık ortamlardan uzaklaşmış, pek çok işletmede ciddi ciro kayıpları meydana gelmiştir.

T.C. İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nün bütün illere dağıtılmak üzere hazırladığı 16.03.2020 tarihli “Coronavirüs Tedbirleri” konulu genelge uyarınca umuma açık ve eğlence yerleri olarak faaliyet yürüten pavyon, diskotek, bar ve gece kulüplerinin 16 Mart 2020 tarihi saat 10.00 itibari ile geçici süre ile kapatılmasına karar verilmiş ve fakat tedbirin ne kadar süre devam edeceği ile ilgili net bir açıklama yapılmamıştır.

Koronavirüs’ün (Covid-19) ticari hayata etkileri henüz netlik kazanmamakla birlikte, işbu yazıda, virüsün özellikle şirketler arasında ticari faaliyet yürütmek üzere imzalanmış olan uzun dönem araç kiralama sözleşmeleri üzerindeki etkileri farklı hukuki durumlar kapsamında değerlendirilmeye ve çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır.

  • Konunun Geçici Hukuki İmkansızlık Kapsamında İfa Yükümü Üzerine Değerlendirilmesi

Yayınlanan genelge ile birlikte işletmeleri kapanan ve ticari faaliyetlerine devam edemeyen şirketler açısından, söz konusu durumun sürekli ifa imkânsızlığı yarattığı ve sözleşmenin bu aşamada kendileri tarafından feshedilebileceği yönünde bir değerlendirme yapılmasının mümkün olmadığını düşünmekle birlikte, genelge kapsamında alınan kapatma kararının “makul süreyi” aşması halinde bu işletmeler yönünden geçici ifa imkânsızlığından bahsedilmesi mümkün olacaktır.  Geçici imkânsızlık hallerinde, halen ifası mümkün bir edimin yerine getirilmesinde gecikme, yani temerrüt söz konusudur. Sözü edilen hallerde, borcun sözleşmenin gerektirdiği zamanda ifa edilmesi belli bir olgu tarafından engellenmekle birlikte, zamanla bu engel ortadan kalkmakta ve borç ifa edilebilir hale gelmektedir. Bu ise, kural olarak, temerrüt hükümlerinin uygulama alanına giren bir durumdur. Tarafımızca Genelge ile birlikte geçici bir süre işletmeleri kapanan firmaların Sözleşmeler Hukuku anlamında tabi olacağı hukuki statünün de geçici ifa imkansızlığı olduğu düşünülmektedir.

İşletmenin faaliyetlerini durduran durum geçici de olsa, borcun ifasını kesin olarak engelleyen bir olgu (Genelge gibi idari bir karar ve Salgın hastalık gibi) var olduğu sürece, borçlu engelin ortaya çıkmasından sorumlu olsun veya olmasın, borçluyu aynen ifaya mahkûm eden bir karar veya bunun cebrî icrası sonuçsuz kalacaktır. Bu nedenle geçici imkânsızlık halinde, ifa yükümünün geçici nitelikteki engel var olduğu süre boyunca ertelendiği kabul edilmelidir. İmkânsızlık hükümlerinin kıyasen uygulanmasından çıkan bu sonuç haricinde geçici olarak imkânsız hale gelen borç, ifasında gecikilmiş diğer tüm borçlar gibi ele alınır ve temerrüt hükümlerine tâbi olur. Yani geçici imkânsızlığa neden olan engel ortadan kalktıktan sonra, alacaklı, borcun zamanında ifa edilmemesinden doğan diğer haklarının yanı sıra, borcun sözleşmede kararlaştırıldığı şekliyle aynen ifasını talep etmek imkânına da sahip olacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki uzun dönem araç kiralama sözleşmeleri gibi tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, geçici imkânsızlık süresince edimi elde edemeyen alacaklı da kendi edimini ifadan kaçınabilecektir. Örneğin; bir işletmenin ticari faaliyetlerinin durdurulmasını sebep göstererek kira borcunu ödememesi karşısında, kiraya veren de kiracının kullanımına sunduğu aracı ve diğer hizmetleri ifa etmekten kaçınabilecektir.

Borçlu Kiracının temerrüdünden söz edebilmek için, borçlunun ifada gecikmesinin sözleşmeye aykırılık teşkil etmesi gerektiğinden, borçlunun sorumlu olmadığı geçici imkânsızlık nedeniyle borcunu zamanında ifa edemeyen borçlu, temerrüde düşmüş olmaz. Böylece borcun muacceliyeti hukukî engelin var olduğu süre kadar ertelenmiş olur. Bunun sonucu olarak, geçici hukukî imkânsızlık var olduğu sürece ifayı talep edemeyen alacaklı, borçlu temerrüdüne bağlı diğer hakları da bu erteleme süresince kullanamaz.

Geçici hukukî imkânsızlık ortadan kalkıp, ifa mümkün hale geldikten sonra borç muaccel olacağından, alacaklı borcun aynen ifasını talep edebilir; borçlu da borcunu aynen ifa ederek sorumluluktan kurtulabilir. Borçlu engel ortadan kalktıktan sonra ayrıca temerrüde düşmedikçe, alacaklının aynen ifadan vazgeçip müspet zararının tazminini talep etmesi veya sözleşmeden dönerek menfî zararının tazminini talep etmesi mümkün değildir. Diğer bir deyimle alacaklı gecikmiş ifayı kabul etmek zorundadır; aksi takdirde yine alacaklı temerrüdüne düşmüş olur. Geçici imkânsızlık borçlunun sorumlu olmadığı bir sebepten kaynaklandığından alacaklı, aynen ifayla birlikte, geçici imkânsızlıktan doğan gecikme nedeniyle uğradığı zararın tazminini de talep edemez.

  1. Konunun TBK m. 331 kapsamında Olağanüstü Fesih Açısından Değerlendirilmesi

Türk Borçlar Kanunu madde 331’e göre; “Taraflardan her biri, kira ilişkisinin devamını kendisi için çekilmez hâle getiren önemli sebeplerin varlığı durumunda, sözleşmeyi yasal fesih bildirim süresine uyarak her zaman feshedebilir. Hâkim, durum ve koşulları göz önünde tutarak, olağanüstü fesih bildiriminin parasal sonuçlarını karara bağlar. ” Kanun maddesinde geçen önemli sebep kavramı ile ilgili kesin bir tanım yapılmamış olup; hâkim tarafından her somut olayın özelliğine göre ayrı bir değerlendirilme yapılması gerekmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki genelge ile süresi belli olmayan bir şekilde işletmelerin faaliyetlerinin durdurulması durumunun, yargı önüne taşınacak ihtilaflarda ‘’önemli sebep’’  olarak değerlendirilmesinin mümkün olduğu kanaatindeyiz.

  1. Konunun Aşırı İfa Güçlüğü Kapsamında Değerlendirilmesi

TBK’nın 138.maddesi;  “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” hükmüne amirdir.

Kanunun aradığı tek şart; mevcut olguların kendisinden ifanın istenmesinin dürüstlük kuralına aykırı düşecek şekilde borçlu aleyhine değişmesidir. Kiracı, uzun dönem araç kiralama sözleşmesini akdederken Koronavirüs riskini bilebilecek durumda değildir ve bu risk kiracıdan kaynaklanmamaktadır. Bununla birlikte kira ödemek durumunda bırakılması da hakkaniyete uygun düşmemektedir. Bu durumda kiracı TBK m.138’ dayanarak kira bedelini ifa etmeden veya ihtirazi kayıtla ifa ederek uyarlama davası ikame edebilecektir.

Kiracı açacağı muhtemel uyarlama davasında mahkemeden:

– Mağazanın kapalı tutulması veya ciddi ciro kaybı sebebiyle kira bedeli ödenmemesine,

– Bu hususun kabul edilmemesi halinde mağazanın kapalı tutulması veya ciddi ciro kaybı sebebiyle kira bedelinden indirim yapılmasına,

– Her halükarda mağazanın kapalı tutulması halinde aleyhe cezai şart ve fesih hükümlerinin işletilmemesine karar verilmesini talep edebilecektir.

Mahkemece kira bedeli ödenmemesine veya ciddi ciro kaybı gözetilerek kira bedelinden indirim yapılmasına karar verilebileceği gibi ihtirazi kayıtla yapılan kira ödemelerinin geri alınması mümkün olabilecektir. 16.03.2020 tarihli genelgenin de açılması muhtemel uyarlama davaları açısından kiracı lehine yorum yapılması konusunda önemli bir ispat aracı olacağı kuşkusuzdur. Ayrıca belirtmek gerekir ki Mahkeme bu değerlendirmeyi yaparken Sözleşmede yazsın veya yazmasın, durumun taraflar açısından mücbir sebep teşkil edip etmediğini de dikkate alacaktır.

Hazırlayan
Av. Kazım ARSLAN

TERÖR VE TERÖRLE MÜCADELEDEN DOĞAN ZARARLARIN TAZMİNİ- AV. AYHAN ZOR

TERÖR VE TERÖRLE MÜCADELEDEN DOĞAN ZARARLARIN TAZMİNİ

Terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişiler, bu zararlarının karşılanmasını 5233 Sayılı Terör Ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun kapsamında idareden isteyebilmektedirler.

5233 Sayılı Yasa Kapsamında idarece karşılanan zararlar:

a)Hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır ve taşınmazlara verilen her türlü zararlar.

b)Yaralanma, sakatlanma ve ölüm hâllerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri.

c)Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddî zararlar

5233 Sayılı Yasa Kapsamında idarece karşılanmayan zararlar:

a)Devletçe arazi veya konut tahsisi suretiyle yahut başka bir şekilde karşılanan zararlar

b)İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 41 inci maddesine göre hükmedilen veya Sözleşme hükümleri uyarınca dostane çözüm yoluyla uzlaşılan tazminatın ödenmesi sonucunda karşılanan zararlar.

c)Terör dışındaki ekonomik ve sosyal sebeplerle uğranılan zararlar ile güvenlik kaygıları dışında kendi istekleriyle bulundukları yerleri terk edenlerin bu sebeple uğradıkları zararlar.

d)Kişilerin kendi kasıtları sonucunda oluşan zararlar.

Başvuruda Bulunabilecek Kişiler ile Başvuru Süresi

Zarar gören veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin, zarar konusu olayı öğrenmelerinden itibaren altmış gün içinde, her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği il valiliğine başvurmaları gerekmektedir. Bu sürelerden sonra yapılacak başvurular kabul edilmez. Ancak bu Kanun kapsamındaki yaralanma ve engelli hâle gelme durumlarında, yaralının hastaneye kabulünden hastaneden çıkışına kadar geçen süre, başvuru süresinin hesaplanmasında dikkate alınmaz.

Başvuru Mercii Ve Zararın Tespiti

İlgililerce başvuruda bulunulması üzerine valilikçe 10 gün içerisinde Zarar Tespit Komisyonu oluşturulur. Komisyon, zarar görenlerce yapılacak her başvuru ile ilgili çalışmalarını, başvuru tarihinden itibaren altı ay içinde tamamlamak zorundadır. Zorunlu hâllerde, bu süre vali tarafından üç ay daha uzatılabilir. Komisyon, başvuruya konu zararın niteliğinin ve miktarının ne olduğunu, gerekli görülmesi durumunda bilirkişiden bilgi almak sureti ile tespit eder. Ayrıca ilgili yasa kapsamında oluşan zararlardan olup olmadığı, kamu kurum ve kuruluşları, sigorta şirketleri ve sosyal güvenlik kuruluşlarınca tazminat, tedavi ve cenaze masrafları adı altında başvurucuya ödeme yapılıp yapılmadığını da inceleyerek varsa yapılan ödemeleri mahsup etmek sureti ile nakdi veya ayni ödeme miktarını içeren sulhname tasarısını hazırlar.

Sulhnamenin Kabulü, Uyuşmazlık, Yargı Yolu

Sulhname tasarısının ilgililerce kabulü halinde başvurucunun zararı valilik onayından itibaren 3 ay içerisinde giderilir. Sulhnamenin başvurucu tarafından kabul edilip imzalanması halinde artık başvurucunun sulhnamede belirtilen kalemler ile ilgili olarak yargı yoluna başvurma imkanı bulunmamaktadır. Sulhname tasarısının, ilgililerce kabul edilmemesi veya kabul edilmemiş sayılması halinde “Uyuşmazlık Tutanağı”, başvuru konusunun bu kanun kapsamına girmediğinin tespit edilmesi halinde ise “Karar Tutanağı” hazırlanarak başvurucuya tebliğ edilir. Başvurucu, uyuşmazlık tutanağının veya karar tutanağının kendisine tebliği üzerine, tebliğ tarihinden itibaren 60 gün içerisinde idari yargı yoluna başvurmak sureti ile dava açabilmektedir.

Yargısal İçtihatlar

İdarenin kusursuz sorumluluğunu gerektiren sosyal risk ilkesi, birlikte yaşamın kaçınılmaz bir sonucu olan savaş, terör eylemleri ve sosyal kargaşalar esnasında zarara uğrayan üçüncü kişilerin zararlarını karşılamak için öngörülen ilke olarak tanımlanmakta olup, işbu ilke gereğince zarara uğrayan kişilerin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi, Sosyal Bir Hukuk Devleti olmanın gereği olarak anayasal güvence altına alınmıştır. Danıştay’ın yerleşik yargısal içtihatlarında, kişilerin maddi manevi varlıklarını korumakla yükümlü olan idarenin her türlü tedbiri alması gerektiğini,  ancak buna rağmen rizikonun gerçekleşmesi durumunda sosyal risk ilkesi gereğince idarenin kusursuz sorumluluğuna gidilebileceği, idarenin üçüncü şahısların her türlü zararlarını karşılamakla mükellef olduğunu belirterek 5233 sayılı yasa kapsamında açılan davaların kabulüne karar verilmesi gerektiği belirtmektedir.

 

Konu ile ilgili işlemler için uzman bir avukattan hukuki yardım alınması gerekmektedir.

                                                                                                                      Av. Ayhan ZOR